Bu siteyi yaparken aklımda çok basit ama beni uzun zamandır rahatsız eden bir soru vardı: Neden Kur’an’ı bu kadar az okuyoruz?
Her gün yüzlerce cümle okuyoruz. Haberleri, mesajları, yorumları, sosyal medyayı, başkalarının düşüncelerini, tartışmaları, kitapları, makaleleri, ekranları… Sürekli bir şeyler okuyoruz. Merak ediyoruz, araştırıyoruz, karşılaştırıyoruz, sorguluyoruz. Ama söz konusu Kur’an olduğunda, çoğu zaman onun kendisine gitmek yerine onun hakkında söylenenleri dinliyoruz. Bir başkasının ne dediğini, ne düşündüğünü, nasıl yorumladığını öğreniyoruz. Bazen yıllarca Kur’an hakkında konuşuyor ama Kur’an’ın kendisini baştan sona hiç okumuyoruz.
Benim için OKU’nun çıkış noktası tam olarak buydu.
Araya kimseyi koymadan okumak.
Çünkü bir şeyi anlayabilmenin ilk şartı, önce onunla doğrudan karşılaşmaktır. Bir ayeti duymadan onun hakkında ne düşünebiliriz? Bir sureyi okumadan onun bize ne söylediğini nasıl bilebiliriz? Kur’an’ın bütünlüğünü görmeden, tek tek cümlelerin hangi bağlamda bulunduğunu nasıl anlayabiliriz?
Bu yüzden burada mümkün olduğunca sade bir yol kurmaya çalıştım:
Oku. Dinle. Sor. Ara. Kaydet. Düşün. Tekrar oku.
Hepsi bu.
Bu çalışmaya kendi yorumumu katmadım. Katmak da istemiyorum. Çünkü bu sitenin amacı yeni bir tefsir üretmek, yeni bir din anlatısı oluşturmak ya da kullanıcıya ne düşünmesi gerektiğini söylemek değil.
Tam tersine.
Burada mümkün olduğunca yorumun geri çekildiği, metnin öne çıktığı bir alan kurmak istedim.
Bir ayetin yerine başka bir cümle koymamak, anlamını yeniden yazmamak, sadeleştirme adına onu değiştirmemek, kullanıcı adına sonuç çıkarmamak…
Kur’an ile konuş bölümünün temel fikri de budur: cevabı sistem vermesin; ayetler versin.
Sorunu sen sor. Bağlantıyı Kur’an’ın kendi ayetleri arasından gör. Son kararı, son düşünceyi ve son yorumu yine sen yap.
Çünkü insanın Allah ile kurduğu ilişki son derece kişisel ve derindir. Bunun arasına sürekli başka sesler, başka yorumlar, başka otoriteler koyduğumuzda bazen asıl sesi duymayı unutabiliyoruz.
Belki de bugün ihtiyacımız olan şey daha fazla konuşmak değil; biraz daha fazla okumak.
Biraz daha fazla dinlemek.
Biraz daha fazla düşünmek.
Ve biraz daha fazla sormak.
Kur’an yalnızca özel günlerde açılan, yüksek bir rafta duran, güzel bir kılıfın içinde saklanan bir kitap olmamalı. Hayatın içinde olmalı. Telefonumuzda, bilgisayarımızda, kulaklığımızda, yolculuğumuzda, yalnız kaldığımız bir gecede, kafamızı kurcalayan bir sorunun tam ortasında…
Çünkü uzaklaştık.
Bunu kabul etmek gerekiyor.
Bazen Allah sevgisinden de uzaklaştık, sorumluluk duygusundan da. İnanç hakkında çok konuşurken inancın kaynağını daha az okumaya başladık. Din hakkında binlerce tartışmanın içinde kaldık ama Kur’an’ın sakin, doğrudan ve güçlü diliyle baş başa kalmaya daha az vakit ayırdık.
OKU, biraz da bu mesafeyi azaltma çabasıdır.
Kimseye nasıl inanması gerektiğini söylemek için değil.
Kimseyi yargılamak için değil.
Bir görüşü diğerine üstün göstermek için değil.
Sadece kapıyı yeniden açmak için.
Metin burada. Ses burada. Soruların burada. Sen de buradasın.
Gerisi sana ait.
OKU’nun bir başka amacı daha var.
İslami içeriklerin görsel dünyasının da artık yeniden düşünülmesi gerektiğine inanıyorum.
Yüzyıllar boyunca İslam coğrafyası mimariden hat sanatına, tezhipten ebruya, geometriden kitap sanatlarına kadar inanılmaz bir estetik dünya üretti. O eserlerin ortak noktası yalnızca dini olmaları değildi; aynı zamanda dönemlerinin en ileri sanat, zanaat ve tasarım anlayışını taşımalarıydı.
Bugün ise dijital dünyada dini içerik dendiğinde çoğu zaman aynı görsel klişeleri tekrar ediyoruz.
Oysa buna mecbur değiliz.
Bir Kur’an projesi aynı zamanda çağdaş, cesur, minimal, zarif, kreatif ve teknolojik olabilir.
Gelenekten ilham alıp geçmişi taklit etmek zorunda değiliz.
Ebrunun ruhunu alabiliriz ama onu bugünün ekranında yeniden yorumlayabiliriz. Bir lalenin formunu koruyup onu çağdaş bir görsel dile dönüştürebiliriz. Tipografiyi, hareketi, sesi, etkileşimi ve teknolojiyi kullanarak yüz yıl sonra bile kendi dönemimizi anlatan işler üretebiliriz.
Çünkü kutsal bir metne gösterilen saygının, kötü tasarım anlamına gelmesi gerekmiyor.
Tam tersine, böylesine önemli bir eserin çevresinde kurulan deneyimin de özenli olması gerektiğini düşünüyorum.
Her detayın.
Her harfin.
Her boşluğun.
Her sesin.
Her animasyonun.
Her ekranın.
OKU’nun tasarım dili bu yüzden geçmişi taklit etmeye değil, geçmişin estetik cesaretini bugüne taşımaya çalışıyor.
Ve bu nedenle OKU yalnızca Türkçe kalmayacak.
12 dilde dünyanın farklı yerlerindeki insanlara ulaşmasını istiyorum.
Çünkü İslam hakkında dünyada inanılmaz miktarda bilgi var; ama aynı zamanda inanılmaz miktarda önyargı, korku, yanlış temsil ve gürültü de var.
Belki de yapılabilecek en doğru şey, İslam’ı sürekli birilerinin anlatması yerine insanlara Kur’an’ın kendisine ulaşabilecekleri güzel, açık ve çağdaş bir alan sunmaktır.
Okusunlar. Dinlesinler. Merak etsinler. Sorsunlar.
Katılabilirler.
Katılmayabilirler.
Ama en azından ne hakkında konuştuklarını kendi gözleriyle görebilsinler.
Çünkü bu proje kimseyi ikna etmek için yapılmadı.
Tanımak isteyenin önündeki mesafeyi azaltmak için yapıldı.
Benim bütün amacım bu.
Kur’an’ı yeniden hayatımızın içine almak.
Onu daha çok okumak.
Daha çok dinlemek.
Daha çok anlamaya çalışmak.
Ve dünyanın geri kalanına da onu korkunun, öfkenin, propagandanın ya da klişelerin içinden değil; kendi metninin, kendi dilinin ve kendi güzelliğinin içinden gösterebilmek.
Belki de önce bizim yeniden hatırlamamız gereken şey şu:
Bizim hikâyemiz yalnızca korkudan ibaret değil.
Yalnızca yasaktan, çatışmadan, öfkeden ibaret değil.
Bizim hikâyemizde söz var. Sanat var. Merhamet var. Arayış var. Düşünce var. Güzellik var.
Ve evet… Biz güzeliz. Hem de çok güzeliz.
OKU.
SOR.
ANLA.
KAYDET.
PAYLAŞ.
VE KUR’AN İLE KONUŞ.
Sevgilerimle,
Recep Holoğlu